Christopher Nolan’ın 17 Temmuz 2026’da gösterime giren The Odyssey filmi, Homeros’a atfedilen yaklaşık 2.800 yıllık destanı yeniden sinemanın ve güncel kültürün merkezine taşıdı. Tamamı IMAX film kameralarıyla çekilen yapım, Truva Savaşı’nın ardından İthaka’ya dönmeye çalışan Odysseus’un yolculuğunu büyük ölçekli mitolojik bir anlatı olarak perdeye aktarıyor. Fakat Odysseia’nın yüzyıllardır yeniden anlatılmasının nedeni yalnızca Polyphemos, Kirke, Kalypso ve Sirenler gibi sinema için elverişli karakterlere sahip olması değildir. Destanın kalıcılığı, insanın savaşın, kaybın ve uzun bir ayrılığın ardından bıraktığı hayata gerçekten dönüp dönemeyeceği sorusunda bulunur.
Odysseia, tek bir yazarın belirli bir tarihte masasına oturarak kaleme aldığı modern bir roman gibi ortaya çıkmadı. Uzun bir sözlü anlatı geleneğinin içinde defalarca söylendi, yeniden kuruldu ve zaman içinde Homeros adıyla ilişkilendirilen biçimine ulaştı. Bu yüzden Odysseus’un yolculuğu daha başlangıçta tek bir döneme ait değildir. Her anlatıcı, her çeviri ve her sanat dalı, destanı kendi zamanının korkuları ve arzularıyla yeniden şekillendirdi. Nolan’ın filmi de bu uzun aktarım zincirinin son halkalarından biridir.
Eve dönüş yalnızca bir yolculuk değildir
Destanın merkezindeki kavram nostos, yani eve dönüştür. Odysseus, on yıl süren Truva Savaşı’nın ardından İthaka’ya ulaşmak için yaklaşık on yıl daha denizlerde dolaşır. Fakat anlatı, eve dönmenin yalnızca bir gemiyi doğru kıyıya ulaştırmak olmadığını gösterir. Odysseus’un bedeni İthaka’ya dönebilir; ancak savaşa gitmeden önceki kişi olarak dönmesi mümkün değildir.
Üstelik bıraktığı ev de aynı kalmamıştır. Odysseus’un sarayı, Penelope’yle evlenmek ve krallığı ele geçirmek isteyen taliplerin istilası altındadır. Oğlu Telemakhos, babasının yokluğunda yetişmiş fakat henüz saraydaki iktidarı geri alabilecek konuma ulaşamamıştır. Penelope ise yalnızca kayıp eşini bekleyen edilgen bir figür değildir. Taliplere, Odysseus’un babası Laertes için dokuduğu kefeni tamamladıktan sonra karar vereceğini söyler; gündüz dokuduğu kumaşı geceleri sökerek zamanı kendi lehine uzatır. Odysseus denizler üzerinde ilerlemeye çalışırken Penelope, evin içinde zamanın ilerlemesini engeller.
Bu karşıtlık destanın önemli fakat çoğu zaman gözden kaçan yapılarından biridir. Odysseus’un hikâyesi hareket, karşılaşma ve uzaklık üzerinden ilerlerken Penelope’nin hikâyesi bekleme, geciktirme ve koruma üzerine kuruludur. Biri eve ulaşabilmek için mekânı aşmak, diğeri dönülebilecek bir ev kalması için zamanı durdurmak zorundadır. Eve dönüş böylece yalnızca yolcunun başarısı olmaktan çıkar; geride kalanın belleği ve direnci olmadan tamamlanamayacak ortak bir eyleme dönüşür.
Odysseus İthaka’ya ulaştığında bile doğrudan eski hayatına giremez. Athena onu bir dilenci görünümüne sokar; sarayındaki insanları, hizmetkârları ve talipleri gözlemlemesini sağlar. Kendi evine yabancı kılığında giren kral, bıraktığı dünyanın hâlâ kendisine ait olup olmadığını anlamak zorundadır. Penelope de karşısındaki kişinin gerçekten Odysseus olduğuna hemen inanmaz. Onu, yalnızca ikisinin bildiği evlilik yatağıyla ilgili bir ayrıntı üzerinden sınar. Zeytin ağacının gövdesi çevresinde inşa edilen ve yerinden oynatılamayan yatak, ortak hayatlarının gizli işaretidir. Odysseus’un kimliği yüzünden ya da savaşçı gücünden önce bu paylaşılan hafızayla doğrulanır.
Destan burada eve dönmenin yalnızca tanınmak değil, yeniden tanınmak olduğunu gösterir. İnsan uzun bir yolculuktan sonra kendi adını taşısa bile, bıraktığı hayata ait olduğunu yeniden kanıtlamak zorundadır.
Canavarlar insanı evinden nasıl uzaklaştırır?
Odysseus’un karşılaştığı yaratıklar ve tanrıçalar, yolculuğu uzatan fantastik engeller olmanın ötesinde okunabilir. Her karşılaşma, eve dönme isteğini ortadan kaldırabilecek başka bir arzuyu ya da insanın kendisini kaybedebileceği farklı bir yolu temsil eder.
Lotus yiyenlerin ülkesinde tehlike şiddet değil, unutmaktır. Lotusun tadına bakanlar geçmişlerini, yolculuklarını ve evlerine dönme isteklerini kaybeder. Burada eve dönüşün ilk koşulunun hafıza olduğu ortaya çıkar. İnsan nereden geldiğini ve nereye gitmek istediğini unuttuğunda onu tutsak etmek için duvarlara gerek kalmaz.
Kirke, Odysseus’un adamlarını domuza dönüştürür. Bu dönüşüm, insanın yalnızca dış görünüşünü değil, akıl ve dürtü arasındaki sınırı da sarsar. Kirke’nin adasında tehlike, insanın kendisini hayvansal hazza ve unutmaya bırakmasıdır. Kalypso ise daha farklı bir teklif sunar: Odysseus’a yanında kalması karşılığında ölümsüzlük ve sonsuz gençlik vadeder. Buna rağmen Odysseus ölümlü Penelope’yi ve İthaka’daki sınırlı hayatını seçer. Eve dönmek, burada yalnızca bir yere duyulan özlem değil, insanın ölümlülüğünü kabul etmesidir.
Sirenlerin tehlikesi ise bilgi ve arzuyla ilgilidir. Şarkıları yalnızca güzel değildir; dinleyene bilmek istediği her şeyi vaat eder. Kirke, bu sesi duyan denizcinin eşine ve çocuklarına dönemeyeceği konusunda Odysseus’u uyarır. Odysseus merakından vazgeçmez; adamlarının kulaklarını balmumuyla kapatır ve kendisini geminin direğine bağlatır. Böylece hem şarkıyı işitir hem de ona doğru gitmesini engelleyecek bir sınır yaratır. Sirenler, arzunun yalnızca bastırılarak değil, insanın kendi zayıflığını bilerek oluşturduğu bağlarla yönetilebileceğini gösterir.
Polyphemos’la karşılaşmada ise Odysseus’un zekâsı kadar kibri de görünür olur. Tepegöz’ün mağarasından kendisini “Hiç Kimse” olarak tanıtarak kurtulur; fakat gemisi uzaklaşırken gerçek adını haykırmadan duramaz. Polyphemos’un babası Poseidon’a yaptığı çağrı, eve dönüş yolculuğunun daha da uzamasına neden olur. Odysseus’u kurtaran şey adını gizleyebilmesiyken onu yeniden tehlikeye atan, kendi ününü ilan etme arzusudur. Kahraman, yalnızca canavarlarla değil, anlatılmaya ve hatırlanmaya duyduğu ihtiyaçla da mücadele eder.
Bu nedenle Odysseia, kusursuz bir kahramanın başarı hikâyesi değildir. Odysseus zeki olduğu kadar kibirli, dayanıklı olduğu kadar aldatıcıdır. İnsanları ve tanrıları kandırabilir; fakat verdiği kararların sonuçlarından bütünüyle kaçamaz. Yolculuk, karakterinin üstünlüğünü kanıtlamaktan çok, bu karakterin bedelini ortaya çıkarır.
Odysseia neden sanatta yeniden doğuyor?
Odysseus’un karşılaşmaları, daha Antik Çağ’da görsel sanatların konusu hâline geldi. British Museum’daki MÖ 480–470 yıllarına tarihlenen ünlü Siren Vazosu, direğe bağlanmış Odysseus’u ve kulakları kapalı biçimde kürek çeken denizcileri gösterir. Antik çömleklerden Roma dönemi mozaiklerine, gravürlerden 19. yüzyıl resmine kadar Sirenler, Kirke, Polyphemos ve Penelope farklı biçimlerde yeniden yorumlandı.
Sinema da başlangıcından itibaren bu anlatıya yöneldi. Georges Méliès’nin 1905 tarihli Polyphemos yorumundan Mario Camerini’nin Kirk Douglas’lı Ulysses filmine, televizyon uyarlamalarından Coen kardeşlerin O Brother, Where Art Thou? filmine kadar destan kimi zaman doğrudan uyarlandı, kimi zaman başka dönemlere ve coğrafyalara taşındı. James Joyce’un Ulyssesi Odysseus’un uzun yolculuğunu Dublin’de geçen tek bir güne dönüştürürken Margaret Atwood’un The Penelopiadi, hikâyeyi Penelope ve öldürülen hizmetçi kadınların tarafından yeniden anlatır. Her yeni yorum, destanda daha önce merkezde bulunmayan bir sesi öne çıkarır.
Odysseia’nın sanatçılara sunduğu şey yalnızca hazır karakterler ve dramatik sahneler değildir. Destan, her çağın kendi eve dönüş fikrini sınayabileceği açık bir yapı taşır. Savaşın ardından ülkesine dönen asker, göç ettiği yere yıllar sonra geri gelen insan, geçmişteki hayatına dönmeye çalışan kişi ya da kaybettiği kimliğini yeniden kurmak isteyen herkes Odysseus’un yolculuğunda başka bir anlam bulabilir.
Christopher Nolan’ın filmiyle yeniden gündeme gelen temel soru da burada duruyor: İnsan, ayrıldığı eve gerçekten dönebilir mi?
Odysseus İthaka’ya ulaşır; fakat destanın sonunda elde ettiği şey geçmişinin eksiksiz biçimde geri verilmesi değildir. Arkadaşları ölmüş, oğlu büyümüş, karısı yıllarca tek başına direnmiş, sarayı yabancılar tarafından işgal edilmiştir. Döndüğü ev aynı ev, dönen adam da aynı adam değildir. Eve dönüş ancak bu değişimin kabul edilmesiyle mümkün olur.
Odysseia yaklaşık 2.800 yıldır anlatılmaya devam ediyor; çünkü insan hâlâ yolculuğun sonunda bıraktığı yere değil, değişmiş bir dünyaya döndüğünü fark ediyor. Destanın canavarları çağdan çağa biçim değiştiriyor. Fakat insanın unutmamak, kendisini kaybetmemek ve sonunda hâlâ tanınabileceği bir yere ulaşmak için verdiği mücadele değişmiyor.

