Balat’ta bir okul binasına giriyorsun; ama aslında bir “bina”ya değil, birikmiş bir zamana giriyorsun. Kapı eşiği, sınıf kapıları, koridorların uzunluğu, duvarların sessizliği… Her şey, burada bir zamanlar aynı sıraları paylaşmış hayatların iziyle yüklü. Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nin bugünkü ev sahipliği yaptığı Başka Biri Olmak İstemezdim sergisi, bu yükü dekor gibi kullanmıyor; serginin bizzat motoruna çeviriyor. Çünkü sergi, benliği “sabit bir kimlik” olarak değil; yıllar içinde değişen, çatlayan, bazen kendini yeniden kuran bir süreç olarak ele alıyor.
Küratörlüğünü Trexit Salvador’un üstlendiği Başka Biri Olmak İstemezdim sergisi, 12–30 Mayıs 2026 tarihleri arasında Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nin sınıflarına yayılan bir kurgu ile karşılıyor izleyiciyi. Sergi, yedi galeriyi bir araya getiriyor ve her galeri bir sanatçıyla bu mekâna yerleşiyor: Dirimart, DG Art Gallery & Project, EArt, Martch, PG, Ruzy Gallery ve Aga; sanatçı listesinde ise Mustafa Boğa, Eelco Hilgersom, Hasan Pehlevan, Seçkin Pirim, Adam Parker Smith, Erkut Terliksiz ve Yağmur Çalış yer alıyor.

Bu bilgiler “haber” kısmı. Ama serginin asıl etkisi, bu bilgilerin üstünde kurulan duyguda: Bir okul mekânında dolaşırken insan, ister istemez kendi geçmişine çarpıyor. Çünkü okul, yalnızca eğitim değil; kimliğin ilk kez “düzenlendiği” yerdir. Bir defterin kenarı, bir sıra çizgisi, bir teneffüs sesi… Benlik dediğimiz şey, çoğu zaman büyük anlardan değil, küçük tekrarların birikiminden oluşur. Başka Biri Olmak İstemezdim sergisi de bu tekrar duygusunu kullanıyor: Her sınıf kapısı başka bir sanatçının dünyasına açılırken, izleyici aynı sorunun etrafında dolaşıyor—“O zaman kimdim, şimdi kim oldum?”
Sınıflara yayılan kurgu: Sergiyi “gezmek” değil, “hatırlamak”
Serginin mekânla kurduğu ilişki, klasik galeri düzeninden farklı. Beyaz küp mantığı burada doğal olarak kırılıyor; çünkü sınıfın kendisi zaten bir karakter. Sınıf, sadece bir oda değil: “olma” hâlinin prova alanı. Yetişkinlikte çoğu şeyi kesinleştirdiğimizi sanırız; oysa okul, hayatın en belirgin gerçeğini hatırlatır: İnsan, sürekli oluş hâlindedir.
Bu yüzden sergi, eserleri “duvara asılmış işler” gibi değil, sınıfın içinde konuşan cümleler gibi konumlandırıyor. Koridordan sınıfa girerken ışık değişiyor, ses değişiyor, adımın hızı değişiyor. Bir sınıf, daha sert bir yüzleşme; başka bir sınıf, daha sessiz bir iç konuşma yaratabiliyor. Sergi mekânı, izleyiciyi aynı anda hem dışarıda tutuyor (bir sergi geziyorsun) hem de içeri çekiyor (kendi hafızanla yürüyorsun). Bu ikilik, Balat’ta bir okul binasında daha da yoğun hissediliyor.
“Başka biri olmak istemezdim” cümlesi neden bu kadar ağır?
Başlık, ilk anda rahatlatıcı bir “kabul” cümlesi gibi duyulabilir. Ama yaklaştıkça, içinde bir gölge taşıdığı fark ediliyor. Çünkü “başka biri olmak istemezdim” demek, aynı zamanda şunu da kabul etmek demek: “Başka biri olma ihtimali vardı.” Okul dediğimiz yer, ihtimallerin en kalabalık olduğu yerdir. Aynı sınıfta oturan çocukların yıllar sonra bambaşka hayatlara ayrılması fikri, serginin çıkış noktası olarak özellikle vurgulanıyor.
Bu nedenle sergi, sadece kimliği kutlamıyor; kimliğin bedelini de sezdiriyor. Benlik, yalnızca “kim olduğumuz” değil, “kim olmayı bıraktığımız”dır da. Başlık, bir yandan barışma hissi yaratırken bir yandan pişmanlık ihtimalini de masaya koyuyor. Bu ikili duygu, serginin atmosferini belirliyor: ne tam karanlık, ne tam aydınlık; daha çok eski bir okulun koridorundaki ışık gibi—yumuşak ama net.
Yedi galeri, yedi sanatçı: Çoğul bir benlik hikâyesi
Başka Biri Olmak İstemezdim sergisi tek bir anlatı kurmuyor. Yedi farklı galerinin birer sanatçıyla yer aldığı yapı, zaten baştan çoğulluğu kabul ediyor. Bu çoğulluk serginin en iyi tarafı: Benlik tek bir kalıba sığmıyor; dönüşüm de tek bir çizgide ilerlemiyor. Bir sanatçının işi “beden” üzerinden konuşurken, bir diğerinin işi “yüzey” üzerinden; bir başkasının işi “form” üzerinden; bir diğerinin işi “zaman” üzerinden ilerleyebiliyor. Bu farklı diller, mekânın geçmişiyle yan yana geldiğinde, izleyicinin zihninde bir tür ortak cümle kuruyor: Dönüşüm, kişisel bir deneyim gibi görünür ama kolektif bir koşuldur.
Katılımcı sanatçıların listesi (Mustafa Boğa, Eelco Hilgersom, Hasan Pehlevan, Seçkin Pirim, Adam Parker Smith, Erkut Terliksiz, Yağmur Çalış) serginin biçimsel çeşitliliğine de işaret ediyor: resim, heykel ve karışık teknik üretimlerin bir arada olduğu, mekânla doğrudan diyalog kuran bir seçki olarak tanımlanıyor. Yani sergi, yalnız “eserleri görmek” değil; eserlerin bu binada nasıl “yer tuttuğunu” izlemek için de iyi bir fırsat.
Balat etkisi: Mahalle, serginin görünmez katmanı
Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nin Balat’ta oluşu, sergiyi bir mekân deneyiminden çıkarıp bir mahalle deneyimine de dönüştürüyor. Balat, İstanbul’da katmanlı zamanın en kolay hissedildiği yerlerden biri. Sokaklar, merdivenler, duvarlar, küçük meydanlar… Hepsi bir “geçmiş” taşıyor ama geçmiş burada müze gibi durmuyor; yaşamın içine karışıyor. Okul binasına girip sergiyi gezdikten sonra sokağa çıktığında, Balat da bir sergi gibi görünmeye başlıyor: duvarlardaki izler, renk değişimleri, küçük dükkânların içindeki ritimler…
Bu, serginin “benlik” meselesini genişletiyor. Çünkü benlik sadece iç dünyamızda kurulmaz; çevremizle kurduğumuz ilişkiyle kurulur. Balat gibi bir yerde, benlik de daha katmanlı hissedilir: hem bugünün insanısın hem de geçmişin içinden yürüyorsun. Sergi bu yürüyüşe eşlik ediyor.
Kör Nokta
Bu sergiyi “benlik ve dönüşüm” sergisi yapan şey sadece teması değil, mekânı. Okul, benliğin ilk arayüzüdür: bize oturmayı, kalkmayı, susmayı, konuşmayı; daha da önemlisi “kendimiz gibi görünmeyi” öğretir. Yıllar sonra aynı sınıfların içinde dolaşırken, insan bir an için kendi hayatının dışına çıkar: sanki geçmişteki kendisine dışarıdan bakar. Bu bakış, çok kısa sürer ama iz bırakır.
Mitolojiden küçük bir işaret bırakacaksak—süs olsun diye değil—Janus’u hatırlamak yeter: iki yüze sahip tanrı diye bilinir ama asıl anlamı “eşik”tir; kapıların, geçişlerin tanrısı. Bu sergi de tam bir eşik sergisi: geçmişe açılan kapıdan bugüne geçerken, aslında kendi benliğinin kapısından geçiyorsun. Ve kapılardan geçerken insan hep aynı şeyi fark eder: içerisiyle dışarısı sandığın kadar ayrı değildir.
Okur testi: Aynı sırada otursaydın, bugün yine aynı “sen” olur muydun—yoksa sergi başlığındaki cümle, sadece bugünkü aklının seçtiği bir teselli mi?
Kapanış
Başka Biri Olmak İstemezdim sergisi, Balat’ta bir okul binasını geçici bir sergi alanına çevirmekten fazlasını yapıyor: okulun hafızasını, izleyicinin hafızasına bağlayan bir koridor açıyor. Yedi galerinin yedi sanatçıyla kurduğu çoğul yapı, benliği tek bir tanıma sıkıştırmadan, dönüşümü tek bir çizgiye mahkûm etmeden anlatıyor. 12–30 Mayıs 2026 tarihleri arasında Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nin sınıflarında dolaşırken, aslında en çok şu cümle dolaşıyor: “Başka biri olmak istemezdim”—ama bu cümlenin içindeki asıl soru, belki de şudur: “Bugün olduğum kişi, kaç ihtimalin içinden seçildi?”

