Abbas Kiarostami, yalnızca İran sinemasının değil, 20. yüzyılın ikinci yarısında dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden biri oldu. Filmlerinde büyük olaylardan çok gündelik hayatın küçük ayrıntılarına, sıradan insanların kararlarına ve gerçek ile kurmaca arasındaki belirsizliğe yöneldi. Kiarostami’nin sineması, izleyiciye ne düşünmesi gerektiğini söylemek yerine onu görüntünün içindeki eksikleri tamamlamaya davet eder.
İran sinemasının uluslararası alanda görünürlük kazanmasında Kiarostami’nin önemli bir payı vardır. Ancak onun sinemasını yalnızca “İran’a özgü” bir anlatı olarak görmek eksik kalır. Çocuklar, köy yolları, arabalar, evler, gündelik konuşmalar ve basit görünen karşılaşmalar üzerinden ölüm, ahlak, hakikat, temsil ve insanın kendisini nasıl gördüğü gibi çok daha geniş meseleleri ele alır.
Gerçek ile kurmaca arasındaki sınır
Kiarostami’nin en belirgin özelliklerinden biri, belgesel ile kurmaca arasındaki sınırı sürekli belirsizleştirmesidir. Bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biri 1990 tarihli Close-Up filmidir.
Film, gerçek bir olaydan hareket eder. Hüseyin Sabzian adlı bir adam, kendisini ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtır ve bir aileyi yeni filminde oynatacağına inandırır. Olay ortaya çıktıktan sonra Sabzian tutuklanır. Kiarostami ise bu gerçek davayı filme alırken olayın taraflarını kendi rollerini yeniden canlandırmaya davet eder.
Böylece Close-Up ne bütünüyle belgeseldir ne de klasik anlamda kurmaca. Gerçek kişiler kendi geçmişlerini kamera önünde yeniden oynarlar. İzleyici bir noktadan sonra hangi görüntünün belge, hangisinin yeniden canlandırma olduğunu ayırt etmekte zorlanır.
Kiarostami’nin ilgilendiği mesele de tam olarak budur: Sinema gerçeği gösterir mi, yoksa onu yeniden mi üretir?
Çocukların dünyasından yetişkinlerin toplumuna
Kiarostami’nin erken dönem filmlerinde çocuk karakterler önemli bir yer tutar. Arkadaşımın Evi Nerede? bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden biridir. Filmde küçük Ahmed, yanlışlıkla arkadaşının defterini alır ve onu geri verebilmek için komşu köye doğru yola çıkar.
Hikâye son derece basittir. Ancak bu küçük yolculuk sırasında yetişkinlerin kuralları, otorite anlayışı ve çocukların dünyasını anlamaktaki yetersizlikleri görünür hale gelir.
Kiarostami çocukları masumiyetin sembolü olarak kullanmakla yetinmez. Çocuğun bakışı, yetişkinlerin normal kabul ettiği davranışları yeniden sorgulamanın bir yolu haline gelir. Bir defteri geri vermek gibi küçük bir mesele, sorumluluk, arkadaşlık ve ahlaki karar üzerine bir anlatıya dönüşür.
Yol neden bu kadar önemli?
Kiarostami filmlerinde yol, otomobil ve hareket sürekli karşımıza çıkar. Karakterler bir yere gitmeye çalışır, birini arar ya da uzun süre otomobil içinde konuşurlar.
Bu tercih yalnızca görsel değildir. Yolculuk, Kiarostami’de düşünmenin biçimlerinden biridir.
Kirazın Tadı filminde Bay Badii, arabasıyla Tahran çevresinde dolaşarak kendisine yardım edecek birini arar. Niyeti intihar etmektir ve öldükten sonra bedeninin üzerini toprakla örtecek birini bulmaya çalışır.
Film bu ağır konuyu dramatik müzikler, açıklayıcı geçmiş hikâyeleri ya da yoğun duygusal sahnelerle işlemez. Badii’nin kim olduğunu, neden bu kararı verdiğini tam olarak öğrenmeyiz. Kiarostami bilgiyi eksik bırakır.
Bu eksiklik tesadüf değildir.
İzleyicinin karakter hakkında kesin bir yargıya ulaşmasına izin vermez. Badii’nin kararını anlamak zorunda kalırız ama onu bütünüyle açıklayamayız. Böylece film, intiharın nedeninden çok hayatın değeri üzerine farklı insanların verdiği cevaplarla ilgilenmeye başlar.
Kiarostami neden az gösterir?
Kiarostami’nin sinemasında birçok önemli olay kamera dışında gerçekleşir. Karakterlerin geçmişleri açıklanmaz, dramatik anlar bazen doğrudan gösterilmez ve filmler kesin sonuçlarla bitmeyebilir.
Bu nedenle onun filmleri ilk bakışta “yavaş” ya da “olaysız” görünebilir.
Fakat bu boşluklar sinemanın eksikliği değil, yöntemidir.
Kiarostami izleyiciyi pasif bir gözlemci olarak görmez. Bir film her şeyi açıklarsa izleyiciye yalnızca anlatılanı kabul etmek kalır. Oysa belirli parçalar eksik bırakıldığında seyirci görüntüler arasındaki ilişkiyi kendisi kurmak zorunda kalır.
Bu yüzden Kiarostami’nin filmleri izleyiciden dikkat ister. Bir bakış, uzaktan gelen bir ses, otomobil camından görünen bir manzara ya da uzun bir sessizlik anlatının önemli parçalarına dönüşebilir.
İran sinemasının zorunluluktan doğan dili
İran sinemasının özgün görsel dilinin oluşmasında yalnızca estetik tercihler değil, ülkenin üretim koşulları ve sansür sistemi de etkili oldu. Yönetmenler doğrudan gösteremedikleri birçok şeyi dolaylı anlatım, metafor, gündelik yaşam ve çocuk karakterler üzerinden ifade etmek zorunda kaldılar.
Ancak Kiarostami’nin başarısını yalnızca bu koşullara bağlamak doğru olmaz. O, sınırlamaları kendi sinema anlayışının parçasına dönüştürdü.
Profesyonel olmayan oyuncuların kullanılması, doğal mekânlarda yapılan çekimler, küçük ekipler ve günlük hayata benzeyen diyaloglar filmlerinde özel bir gerçeklik duygusu oluşturdu. Kamera çoğu zaman olayın merkezine yerleşmek yerine belirli bir mesafede kalır.
Bu mesafe, seyircinin karakterleri yargılamadan izlemesine olanak verir.
Sinemanın kendisini sorgulayan bir yönetmen
Kiarostami’nin filmlerinde sinema yalnızca hikâye anlatan bir araç değildir. Sinemanın kendisi de sürekli sorgulanır.
Close-Upta insanların sinemaya neden ihtiyaç duyduğu; Ve Yaşam Sürüyor ve Zeytin Ağaçları Altında filmlerinde gerçek hayat ile daha önce çekilmiş filmler arasındaki ilişki; Kirazın Tadında ise filmin sonundaki beklenmedik kırılma, görüntünün gerçekliği konusunda seyirciyi yeniden düşünmeye zorlar.
Kiarostami bu nedenle yalnızca hikâye anlatan bir yönetmen değil, bir görüntünün ne zaman gerçeğe dönüştüğünü araştıran bir sinemacı olarak da görülebilir.
Onun filmlerinde dünya büyük dramatik olaylarla açıklanmaz. Bir çocuğun arkadaşının evini araması, bir adamın otomobille tepeler arasında dolaşması ya da başka bir insanın kimliğine bürünmek isteyen sıradan bir adam, sinemanın temel sorularına dönüşebilir.
Kiarostami’nin kalıcı etkisi de burada bulunur: Sinemanın daha fazla göstermesi gerektiğini değil, bazen daha az göstererek daha fazla düşündürebileceğini ortaya koymuştur.

1 Yorum
Pingback: Danger: Diabolik: Suçun Pop Art’a Dönüştüğü Film – Fikir Sanat