Roger Vadim’in 1956 tarihli Et Dieu… créa la femme filmi, sinema tarihinde yalnızca Brigitte Bardot’yu uluslararası bir yıldıza dönüştüren yapım olarak önemli değildir. Film aynı zamanda 1950’lerin kadınlık anlayışı, cinsellik, evlilik ve toplumsal denetim üzerine kurulmuş değerlerle açık bir gerilim yaratır. Bardot’nun canlandırdığı Juliette Hardy, dönemin romantik filmlerindeki kadın karakterlerden farklı olarak arzularını gizlemek, bir erkeğin seçimini beklemek ya da davranışlarını çevresinin ahlaki ölçülerine göre düzenlemek istemez.

Hikâye Saint-Tropez’de geçer. Yetim olan Juliette, yanında yaşadığı ailenin disiplinine uyum sağlayamayan genç bir kadındır. Jean-Louis Trintignant’ın canlandırdığı Michel ona âşıktır; Michel’in kardeşi Antoine ise Juliette için çok daha güçlü bir çekim unsurudur. Erkekler arasındaki ilişki kısa süre içinde Juliette’nin kimle birlikte olacağı sorusu etrafında şekillenir. Fakat Vadim’in filmi klasik bir aşk üçgeninin sınırlarında kalmaz. Asıl çatışma, Juliette’nin erkekler tarafından tanımlanması ile kendi istediği biçimde yaşama isteği arasında oluşur.

Juliette’nin film boyunca yarattığı huzursuzluğun temelinde de bu vardır. Çevresindeki insanlar onun davranışlarını açıklamak, düzenlemek ve sonunda kontrol etmek isterler. Juliette ise tutarlı bir romantik kahraman olmak zorunda hissetmez. Birini arzulayabilir, sonra ondan uzaklaşabilir; evli olduğu halde toplumsal olarak kendisinden beklenen kadın rolünü benimsemeyebilir. Bu nedenle karakterin yarattığı skandal yalnızca Bardot’nun bedeniyle ilgili değildir. Daha temel sorun, kadın arzusunun erkeklerin kararlarına bağlı olmadan hareket edebilmesidir.

Film burada ilginç bir çelişki üretir. Juliette kendi arzusunu ifade eden bir karakterdir, fakat Vadim’in kamerası da Bardot’nun bedenini sürekli görünür hale getirir. Güneşlenirken, yürürken, dans ederken veya yalnızca bir odada hareket ederken kamera onun bedenini izlemeye devam eder. Kadının özgürlüğünü anlatan film, aynı zamanda bu özgürlüğü seyirlik bir görüntüye dönüştürür.

And God Created Woman / 1956 film afişi
Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/
And_God_Created_Woman_%281956_film%29

Bu nedenle Et Dieu… créa la femmeyi yalnızca kadın özgürleşmesinin erken bir örneği olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bardot hem hikâyenin etkin öznesidir hem de filmin görsel cazibesinin temel nesnesidir. Kadın arzusu görünür hale gelirken kadın bedeni de daha yoğun biçimde sinemanın bakışına açılır.

Juliette’yi kim seyrediyor?

Laura Mulvey’nin 1975’te geliştirdiği “erkek bakışı” kavramı, filmden yaklaşık yirmi yıl sonra ortaya çıkmıştır. Yine de Et Dieu… créa la femmeye geriye dönük bakarken yararlı bir çerçeve sunar. Juliette sürekli olarak erkekler tarafından izlenir. Michel, Antoine ve diğer erkek karakterler onun bedenini, davranışlarını ve seçimlerini gözlemlemektedir. Kamera da çoğu zaman bu bakışın devamı gibi çalışır.

Ancak Juliette yalnızca pasif biçimde seyredilen biri değildir. Seyredildiğini bilir ve zaman zaman bu bakışı kendi hareket alanının bir parçasına dönüştürür. Bu nedenle karakteri sadece erkek bakışının kurbanı olarak değerlendirmek de filmin karmaşıklığını azaltır. Juliette’nin gücü, kendisine yönelen arzunun farkında olması ve bunun otomatik olarak sahip olunmak anlamına gelmediğini göstermesidir.

Filmin ünlü mambo sahnesi bu gerilimi en açık biçimde ortaya koyar. Juliette dans ederken çevresindeki insanların bütün dikkati onun üzerindedir. Dans bir gösteriye dönüşür, ancak aynı zamanda karakterin kendisini sosyal çevrenin kontrolünden çıkardığı bir andır. Bedeni herkes tarafından izlenirken davranışlarını kimse yönetemez. Vadim sahneyi hem erotik bir gösteri hem de Juliette’nin kurallardan uzaklaşmasının ifadesi olarak kurar.

Brigitte Bardot ve Jean-Louis Trintignant, Et Dieu… créa la femme filminde

Michel’in Juliette ile ilişkisi de bu nedenle basit bir aşk hikâyesi değildir. Michel onu sevmektedir, fakat sevgisinin içinde Juliette’yi koruma, sakinleştirme ve belirli bir hayat biçimine yerleştirme isteği vardır. Juliette’nin özgürlüğü, ancak Michel’i seçtiği sürece sorun yaratmaz. Kendi isteği farklı bir yöne döndüğünde ise aynı özgürlük ilişkinin tehdidi haline gelir.

Film böylece sevgi ile sahip olma isteği arasındaki sınırı da görünür kılar. Erkeklerin Juliette’de çekici bulduğu bağımsızlık, onun kontrol edilemeyeceği anlaşıldığında rahatsız edici hale gelir.

Brigitte Bardot’nun film sonrasında kazandığı şöhret de bu çelişkiyi sinemanın dışına taşıdı. Juliette’nin özgürlüğü, Bardot’nun kamusal imgesiyle birleşti ve oyuncu kısa sürede Avrupa’da yeni bir kadınlık modelinin simgelerinden biri haline geldi. Doğallık, cinsel özgürlük, gençlik ve kurallara karşı kayıtsızlık Bardot imgesinin parçalarına dönüştü. Fakat aynı süreçte oyuncunun bedeni medya ve sinema endüstrisinin en yoğun biçimde pazarladığı görüntülerden biri oldu.

Saint-Tropez de filmin başarısından bağımsız düşünülemez. Yapımın uluslararası dolaşıma girmesiyle kasaba, Bardot’nun temsil ettiği güneş, deniz, gençlik ve özgürlük imgesiyle birlikte anılmaya başladı. Film böylece yalnızca bir oyuncunun değil, belirli bir Akdeniz yaşam tarzının da popüler kültürde yayılmasına katkıda bulundu.

Bugünden bakıldığında Et Dieu… créa la femmenin asıl önemi, Juliette’nin gerçekten “özgür bir kadın” olup olmadığına karar vermekten çok, bu sorunun kendisini görünür hale getirmesidir. Film kadın arzusunun açık biçimde ifade edilmesine alan açarken aynı arzuyu erkek bakışının merkezine yerleştirir. Juliette erkeklerin kendisini tanımlamasına karşı çıkar, fakat kamera da onu sürekli tanımlamaya çalışır.

Roger Vadim’in filmi bu gerilimi çözmez. Tam tersine, Brigitte Bardot’nun sinema tarihindeki imgesini tam da bu ikiliğin içinden kurar: arzulayan kadın ile arzulanan kadın aynı bedende buluşur.

Bu nedenle Et Dieu… créa la femme, yalnızca 1950’lerde sansasyon yaratan bir film değil; kadın bedeninin, kadın arzusunun ve sinemadaki bakışın nasıl birbirine bağlandığını görmek için bugün de tartışılabilecek bir yapımdır.

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version