Bir insanın başından geçenlerin ilginç olması, onları anlatan metnin de edebiyat olacağı anlamına gelir mi?
Gilles Deleuze bu soruya oldukça sert bir cevap verir. Claire Parnet ile yaptığı L’Abécédaire söyleşilerinde, kişinin bir aşk yaşamasının onu roman yazarı yapmadığını söyler; çocukluk anılarının ve aile arşivinin peşine düşmeyi de yazarlığın asli işi olarak görmez. Deleuze için sorun insanın kendi hayatından söz etmesi değildir. Sorun, yaşanmış olmanın tek başına edebi bir değer taşıdığına inanılmasıdır. Yazmak, ona göre hatırlanan bir hayatın kaydını tutmaktan başka bir işlemdir.
Bu ayrım bugün daha da önemli görünüyor. Romanlardan kişisel denemelere, sosyal medya metinlerinden oto-kurmacaya kadar geniş bir alanda “benim başıma geldi” cümlesi güçlü bir meşruiyet üretiyor. Deneyimin gerçek olması, anlatının da sahici olacağı varsayılıyor. Deleuze ise tam burada araya girer: Gerçeklik, yaşanmışlığın içinde hazır halde bulunmaz. Edebiyat, yaşanan şeyi aktarmaktan çok, onu başka bir şeye dönüştürdüğü yerde başlar.
Yazar kendi hayatının tutanakçısı değildir
Deleuze’ün edebiyat üzerine düşüncelerinin en yoğun biçimde görüldüğü metinlerden biri, 1993 tarihli Critique et clinique kitabının açılışındaki “La littérature et la vie” — “Edebiyat ve Hayat” başlıklı denemedir. Kitap boyunca Melville, Beckett, Kafka, D. H. Lawrence ve Whitman gibi yazarların çalışmalarını ele alan Deleuze için edebiyat, mevcut dili doğru ve güzel kullanmakla sınırlı değildir. Büyük yazar, dilin içinde başka bir dil yaratır; dili alışılmış kullanımının sınırına doğru iter.
Bu nedenle yazarlık ile hatıratçılık arasında önemli bir fark koyar.
Kişinin çocukluğunu anlatması, annesini, babasını, kaybettiği birini ya da yaşadığı aşkı yazması elbette mümkündür. Deleuze’ün itirazı bu malzemenin kullanılmasına değildir. Asıl mesele, kişisel deneyimin dönüşmeden metne aktarılmasıdır.
Bir çocukluk hatırası yalnız “ben küçükken şunları yaşadım” düzeyinde kaldığında yazarın geçmişine aittir. Oysa edebiyat bu hatırayı tek bir kişinin mülkiyetinden çıkarabilir. Korku artık yalnız yazarın korkusu değildir; çocukluk yalnız onun çocukluğu değildir; kayıp yalnız onun kaybettiği kişinin hikâyesi değildir.
Deleuze bunu L’Abécédaire’de çarpıcı biçimde ifade eder: Yazmanın görevi kişinin kendi çocukluğunu kazıp çıkarması değil, “dünyanın çocukluğuna” ulaşabilmesidir.
Burada kişisel olan yok olmaz. Fakat biçim değiştirir.
Yazmak bir “oluş”tur
Deleuze’ün bu dönüşümü anlatmak için kullandığı temel kavramlardan biri oluş — devenir / becoming kavramıdır.
Oluş, kişinin başka biriymiş gibi davranması anlamına gelmez. Bir kimlikten çıkıp yeni ve sabit bir kimliğe geçmek de değildir. Daha çok, öznenin kendisini tanımladığı yerin değişmesi; sabit “ben”in sınırlarının gevşemesidir.
Bu nedenle Deleuze açıkça “yazmak, oluştur” der. İnsan yazarken “yazar oluş”a bile yerleşmez; aksine kendi biyografisinin merkezinden uzaklaşır.
Bu düşünce ilk bakışta tuhaf görünebilir. Sonuçta kitabı yazan belirli bir insandır. Kendi deneyimleri, eğitimi, bedeni, geçmişi ve dili vardır. Deleuze bunları inkâr etmez. Fakat edebiyatın başarısını bunların dürüstçe aktarılmasında aramaz.
Kafka buna iyi bir örnek sunar. Kafka’nın babasıyla ilişkisi kuşkusuz kişisel bir deneyimdir. Fakat Kafka’yı önemli yapan şey yalnızca zor bir baba-oğul ilişkisinin hikâyesini anlatması değildir. Baba figürü Kafka’nın metinlerinde aile sınırlarını aşarak otoritenin, yasanın, suçluluğun ve erişilemeyen iktidarın biçimlerinden birine dönüşür.
Benzer biçimde Proust’un eserini yalnızca geçmiş günlerin hatırlanması olarak okumak da Deleuze açısından yetersizdir. Proust kişisel anılarından hareket eder ama yazı, anıyı olduğu gibi geri çağırmaz. Bellek, zaman, işaretler ve duyumlar üzerinden başka bir düşünce alanı kurar. Deleuze’ün Proust üzerine ayrı bir kitap yazmasının nedenlerinden biri de budur. Deleuze’ün sanat ve edebiyat çalışmaları, onun felsefesinden ayrı bir “eleştiri” alanı değil, kavram üretiminin doğrudan parçasıdır.
Yaşanmışlık ile edebiyat arasındaki mesafe
Burada önemli bir yanlış anlamadan kaçınmak gerekir: Deleuze, otobiyografik edebiyatın imkânsız olduğunu söylemez.
Böyle bir sonuç, onun düşüncesini fazla kolaylaştırır.
Bir roman bütünüyle yazarın hayatından çıkabilir ve yine de güçlü bir edebiyat eseri olabilir. Tersine bütünüyle hayal edilmiş bir hikâye de sıradan kalabilir. Ayırıcı nokta malzemenin nereden geldiği değildir; malzemeye ne olduğudur.
Yaşanmış bir olay yazıya girdiğinde aynı biçimde kalıyorsa, edebiyat yalnızca tanıklık görevi görür. Oysa dil olayın yapısını değiştirdiğinde, kişileri dönüştürdüğünde, zamana başka bir düzen verdiğinde ve deneyimi tek bir kişinin hikâyesinden çıkarabildiğinde artık başka bir şey ortaya çıkar.
Bu yüzden “acı çekmiş olmak” ile “acı hakkında yazabilmek” aynı şey değildir.
Bir insanın çok ağır bir hayat yaşamış olması onun anlatacak önemli şeyleri bulunduğunu gösterebilir; fakat bunun edebiyata dönüşeceğini garanti etmez. Aynı şekilde son derece sıradan bir hayat sürmüş bir yazar, dil aracılığıyla daha önce algılanmamış bir şeyi görünür kılabilir.
Deleuze’ün sertliği biraz da burada anlam kazanır. Yaşanmışlığın kendisine ayrıcalık tanımaz.
Yazar dili de olduğu gibi bırakmaz
Deleuze açısından büyük edebiyat yalnız anlatılan şeyi değil, anlatıldığı dili de değiştirir.
Critique et clinique’in merkezindeki düşüncelerden biri, büyük yazarın kendi ana dili içinde adeta yabancı bir dil yaratmasıdır. Burada yeni kelimeler icat etmek şart değildir. Cümlelerin ritmi, sözdizimi, seslerin kullanımı ve kelimelerin birbirleriyle kurduğu ilişki dili alışılmış kullanımından çıkarabilir. Deleuze bu yüzden yazarları kimi zaman dilin müzisyenleri ve renkçileri gibi düşünür.
Kafka Almancayı başka türlü kullanır; Beckett dili azaltır, tekrar ettirir ve tüketir; Melville’in cümleleri Amerikan İngilizcesinin içinde bambaşka bir gerilim üretir.
Böyle düşünüldüğünde yazarlık yalnızca “ne anlatıyorum?” sorusuna verilecek bir cevap değildir. “Dile ne yapıyorum?” sorusu da en az onun kadar önemlidir.
İşte bu nedenle bir aşk hikâyesi edebiyat olabilir ama aşk yaşamış olmak bunun için yeterli değildir.
“Eksik olan bir halk” için yazmak
Deleuze’ün edebiyat düşüncesinin en ilginç noktalarından biri, yazarı yalnız kendi geçmişinden değil, mevcut toplumsal kimliklerden de uzaklaştırmasıdır.
Sanat üzerine konuşurken Paul Klee’nin ünlü ifadesini tekrar tekrar kullanır: “Halk eksik.” Deleuze için sanat eserinin henüz var olmayan bir halkla tuhaf bir ilişkisi vardır. Sanat yalnız mevcut bir topluluğun düşüncelerini temsil etmez; henüz konuşacak dili olmayan, mevcut kategoriler içinde görünmeyen yaşam biçimlerine de yer açabilir.
Bu düşünce yazarlığı kişisel itiraftan oldukça uzak bir yere taşır.
Yazar artık yalnız kendi adına konuşan kişi değildir. Dil içinde başka seslerin ortaya çıkabileceği bir alan kurar. Tam da bu yüzden Deleuze’ün “oluş” kavramı önemlidir: yazar kendi sabit kimliğinin dışına çıkmadan başka yaşam biçimlerine yaklaşamaz.
Dolayısıyla edebiyatın karşıtı kişisel deneyim değildir; kişisel deneyime hapsolmaktır.
Bir hayatı anlatmak ile hayatı yazmak arasındaki fark
Deleuze’ün edebiyata ilişkin düşüncelerinin bugün hâlâ rahatsız edici olmasının nedeni burada bulunabilir. Çağımız kişisel deneyime büyük değer veriyor. İnsanlardan hikâyelerini anlatmaları, kendilerini ifade etmeleri, travmalarını paylaşmaları bekleniyor. Edebiyat da zaman zaman bu kültürün içine çekiliyor ve bir metnin değeri, yazarın ne kadar zor ya da sıra dışı bir hayat yaşadığı üzerinden ölçülmeye başlanıyor.
Deleuze ise soruyu başka yere taşır.
Yazar ne yaşadı?
değil,
Yaşadığını yazıda neye dönüştürdü?
Birincisi biyografinin sorusudur. İkincisi edebiyatın.
Bu yüzden Deleuze açısından insan kendi hayatını yazarak da kendisinden çıkabilir; hiçbir otobiyografik unsur kullanmadan da yalnız kendi benliğinin çevresinde dönüp durabilir.
Yazının ölçüsü, anlatılan olayın büyüklüğü değildir.
Bir aşk, bir ölüm, bir çocukluk hatırası ya da bir aile çatışması ancak dilin içinde başka insanların da girebileceği bir alana dönüştüğünde kişisel hikâyenin sınırını aşar.
Deleuze’ün yazardan istediği tam da budur: Hayatını anlatmaktan vazgeçmesi değil, hayatını yalnız kendisine ait olmaktan çıkarması.
