Bir şehri resmetmek, yalnızca onun sokaklarını, evlerini ya da meydanlarını kâğıda taşımak değildir. Bazen bir şehir, en çok çizgilerin arasında kalan boşlukta görünür; bazen bir figürün duruşunda, bazen eski bir cephenin gölgesinde, bazen de suluboyanın kâğıda bıraktığı hafif ama silinmeyen izde kendini belli eder. Mehmet Hamdi Hidayetoğlu’nun “Figürler ve Şehirler” başlıklı kişisel suluboya sergisi, tam da bu ince aralığa bakıyor: şehirlerin yalnızca mimari yapılardan değil, onları gören, hatırlayan ve içinden geçen insanlardan oluştuğunu yeniden düşündürüyor.
Sanatçının kişisel sergisi, 10 Haziran 2026 Çarşamba günü saat 17.30’da Safranbolu Leyla Dizdar Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluşuyor. 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali programı içinde yer alan sergi, festivalin bellek, şehir ve görsel anlatı eksenine resim üzerinden eşlik eden duraklardan biri olarak öne çıkıyor. Safranbolu gibi tarihî dokusu güçlü, geçmişle bugünü aynı sokakta karşılaştıran bir şehirde açılması ise serginin anlamını daha da derinleştiriyor.
Hamdi Hidayetoğlu’nun üretiminde suluboya, yalnızca bir teknik tercih olarak değil, hafızanın çalışma biçimine yakın bir yüzey olarak beliriyor. Suluboya, kesin sınırları sevmeyen; ışıkla, suyla ve zamanla şekillenen bir dil. Renkler bazen birbirine karışır, çizgiler bazen geri çekilir, boşluklar bazen figürlerden daha çok şey söyler. Bu yönüyle Hidayetoğlu’nun şehir ve figürleri, katı bir temsilin değil, hatırlamanın içinden gelen görüntüler gibi okunabilir.
“Figürler ve Şehirler” başlığı da bu nedenle yalnızca iki ayrı konuyu yan yana getirmiyor. Figür ve şehir, birbirini tamamlayan iki hafıza alanı hâline geliyor. Şehir, figür olmadan yalnızca mimari bir dekor; figür ise şehir olmadan zamansız ve mekânsız bir izlenim olarak kalabilir. Hidayetoğlu’nun suluboyalarında bu iki alan birbirine yaklaşırken, izleyici de bir manzaraya değil, bir yaşanmışlık duygusuna bakmaya çağrılıyor.
Sanatçının Safranbolu doğumlu olması, sergiye ayrıca biyografik bir katman ekliyor. Safranbolu, Türkiye’nin kültürel belleğinde yalnızca korunmuş evleriyle değil, zamanın yavaşladığı hissini veren dokusuyla da özel bir yere sahip. Bu şehirde açılan bir suluboya sergisi, ister istemez mekânla sanatçı arasındaki ilişkiyi de görünür kılıyor. Burada mesele nostaljiye yaslanmak değil; doğulan, görülen, hatırlanan ve yeniden yorumlanan yerlerin sanatçının bakışında nasıl bir iz bıraktığını fark etmek.
FikirSanat’ın kör noktası burada beliriyor: Biz çoğu zaman şehirleri yapılarla, sergileri de eserlerle düşünürüz. Oysa şehir de sergi de insan bakışı olmadan eksik kalır. Bir yapıyı kalıcı kılan yalnızca taş ya da ahşap değildir; ona bakan, onu hatırlayan, onun içinden geçen insanların bıraktığı görünmez izdir. Hidayetoğlu’nun suluboyalarında şehir, bu yüzden yalnızca dışarıdan görülen bir manzara değil; içeriden taşınan bir hafıza alanıdır. Figürler ise o hafızanın sessiz tanıkları gibi durur.
Suluboyanın kırılgan görünen yapısı, bu okumayı güçlendirir. Çünkü şehir hafızası da çoğu zaman böyle çalışır: Keskin değil, katmanlıdır; tamamlanmış değil, akışkandır. Bir sokak, bir yüz, bir ışık lekesi ya da bir pencere ayrıntısı, yıllar sonra bile zihinde küçük bir iz olarak kalabilir. Hidayetoğlu’nun resimleri, bu izlerin görsel karşılığını arıyor gibidir. İzleyiciye “burada ne var?” sorusundan çok, “burada ne kalmış?” sorusunu düşündürür.
Serginin Altın Safran Belgesel Film Festivali programı içinde yer alması da tesadüfi bir yakınlık gibi durmuyor. Belgesel sinema nasıl zamanın tanıklığını görüntü üzerinden kuruyorsa, suluboya da burada şehir ve figürlerin tanıklığını daha sessiz, daha içsel bir dille kuruyor. Festivalin gerçeklik, hafıza ve temsil alanına yönelen yapısı içinde “Figürler ve Şehirler”, görsel sanatların bu ortak belleğe nasıl eşlik edebileceğini gösteren bir durak niteliği taşıyor.
Hamdi Hidayetoğlu’nun resimlerinde figürler, yalnızca portre ya da beden olarak düşünülmemeli. Onlar, şehrin içinden geçen zamanın insan yüzündeki karşılıklarıdır. Bir duruş, bir bakış, bir hareket ya da bir siluet, kimi zaman uzun bir anlatının yerini alabilir. Şehir ise bu figürlerin arka planı değil; onların varoluşunu belirleyen sessiz ortak alandır. Böyle bakıldığında sergi, şehir ve insan ilişkisini doğrudan anlatmak yerine, suluboyanın incelikli diliyle sezdirir.
Bugün şehirler çoğu zaman hız, dönüşüm ve tüketim üzerinden konuşuluyor. Yeni yapılar, yeni yollar, yeni projeler ve yeni görüntüler, eski katmanların üzerini hızla örtebiliyor. Bu nedenle şehir hafızasına bakan her sanatsal üretim, aynı zamanda bir yavaşlama çağrısıdır. “Figürler ve Şehirler” de izleyiciyi bu yavaş bakışa davet ediyor: Bir rengin dağılmasına, bir çizginin eksik bırakılışına, bir figürün şehirle kurduğu sessiz mesafeye dikkat etmeye.

Sergi, 10 Haziran’da Safranbolu’da açılırken, yalnızca bir sanatçının kişisel üretimini değil, şehirle kurulan görsel ve duygusal ilişkinin de izini takip ediyor. Hamdi Hidayetoğlu’nun suluboyaları, şehirlerin sadece gezilecek, fotoğraflanacak ya da korunacak yerler olmadığını; aynı zamanda hatırlanacak, yeniden bakılacak ve insanla birlikte anlam kazanacak alanlar olduğunu düşündürüyor.
Okur için küçük bir test belki de şu: Bir şehre baktığımızda gerçekten yapıları mı görürüz, yoksa o yapıların içinde biriken insan izlerini mi?
“Figürler ve Şehirler”, Safranbolu’nun kültürel atmosferi içinde bu soruyu sessizce büyüten bir sergi olarak görülebilir. Suluboyanın geçici gibi duran ama iz bırakan diliyle Hidayetoğlu, şehirleri ve figürleri aynı hafıza yüzeyinde buluşturuyor. Geriye ise izleyicinin kendi şehirlerine, kendi hatıralarına ve kendi bakışına dönmesi kalıyor.

