İran sineması, büyük bütçelerle değil, büyük bakışlarla büyüdü. Çocukların yürüyüşü, yoksul bir evin sessizliği, bir köy yolunun kıvrımı, bir babanın suskunluğu ya da bir toplumun vicdanı… İran sinemasını dünya sinemasında ayrı bir yere koyan şey tam da buydu: küçük görünen hayatları büyük ahlaki ve estetik sorulara çevirebilmesi. Abbas Kiarostami’den Majid Majidi’ye, Bahman Ghobadi’den daha sert politik damarlara uzanan bu çizgi, gösterişten çok yoğunlukla çalışır. Bu listede yer alan yedi film de İran sinemasına girmek isteyen biri için güçlü bir omurga kuruyor.
1) Cennetin Çocukları
Majid Majidi’nin 1997 tarihli Cennetin Çocukları, kaybolan bir çift ayakkabıdan yola çıkıp yoksulluk, kardeşlik ve onur üzerine unutulmaz bir film kurar. Ali, kız kardeşi Zahra’nın ayakkabılarını kaybeder; aile yeni bir çift alamayacak kadar yoksuldur ve iki kardeş bir süre aynı ayakkabıyı paylaşmak zorunda kalır. Filmin gücü, bu küçük olayın içinden büyük bir duygusal gerilim çıkarmasında yatar. Yapay melodrama düşmeden çocuk bakışını korur. Film, İran’ın Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film dalındaki ilk adaylığı oldu.
2) Close-Up
Abbas Kiarostami’nin 1990 yapımı Close-Up’ı yalnızca İran sinemasının değil, dünya sinemasının da en önemli filmlerinden biri sayılıyor. Film, ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf gibi davranarak bir aileyi kandıran Hüseyin Sabzian’ın gerçek hikâyesinden yola çıkıyor; Kiarostami mahkeme sürecini ve olayın taraflarını, yine kendileri olarak kamera önüne getiriyor. Belgeselle kurmacanın sınırını neredeyse yok eden bu yapı, sinemanın hakikatle ilişkisini doğrudan tartışmaya açıyor. BFI’nin 2022 Sight and Sound anketinde eleştirmenler listesinde 17. sıraya yerleşmesi, filmin bugün de ne kadar merkezi görüldüğünü gösteriyor.
3) Cennetin Rengi
Majid Majidi’nin bir diğer güçlü filmi olan Cennetin Rengi (The Color of Paradise), görme engelli küçük bir çocuğun dünyasını merkeze alır. Filmde Muhammed, yatılı okuldan köyüne döner; ancak babasının onun varlığını bir sevgi kaynağından çok bir yük gibi yaşadığı yavaş yavaş açığa çıkar. Bu yüzden film yalnızca bir çocuk filmi ya da aile dramı değildir; eksiklik, inanç, merhamet ve utanç duygularını aynı çerçevede işler. 1999 yapımı film, Montreal Dünya Film Festivali’nde Grand Prix des Amériques ödülünü kazandı.
4) Arkadaşımın Evi Nerede?
Kiarostami’nin 1987 tarihli Arkadaşımın Evi Nerede? filmi, ilk bakışta son derece basit bir hikâye anlatır: Ahmed, yanlışlıkla arkadaşının defterini alır ve ertesi gün arkadaşının okuldan atılmaması için komşu köyde onun evini bulmaya çalışır. Ama Kiarostami bu basit hikâyeyi, çocuk vicdanı, sorumluluk duygusu ve kırsal İran’ın ritmi üzerine büyük bir sinema dersine çevirir. Film aynı zamanda Koker Üçlemesi’nin ilk halkası olarak kabul edilir ve günlük hayatın en küçük hareketlerinden şiirsiz ama derin bir sinema üretir.
5) Kaplumbağalar da Uçar
Bahman Ghobadi’nin 2004 yapımı Kaplumbağalar da Uçarı, İran-Kürt sinemasının en sarsıcı filmlerinden biridir. Film, Irak işgalinin hemen öncesinde Türkiye-Irak sınırına yakın bir Kürt mülteci kampında geçer; çocuklar hem savaşı bekler hem de patlamamış mayınları toplayarak hayatta kalmaya çalışır. Ghobadi burada savaşı cepheden değil, çocukların kırılmış gündeliği üzerinden anlatır. Film, Rotterdam’da Seyirci Ödülü’nü aldı; Ghobadi’nin San Sebastián’daki Altın Kabuk başarısı da bu filmle geldi. İran sinemasının şiirsel damarının, savaşın çıplak gerçeğiyle nasıl birleşebileceğini görmek isteyenler için temel başlıklardan biridir.
6) Serçelerin Şarkısı
Majid Majidi’nin 2008 yapımı Serçelerin Şarkısı, İran sinemasının insana en sessiz ama en kalıcı biçimde yaklaşan filmlerinden biri. Başkarakter Karim, devekuşu çiftliğindeki işini kaybettikten sonra Tahran’da motosikletle insan ve eşya taşımaya başlar; şehirle temas ettikçe kendi değerleri de değişmeye başlar. Film yalnızca yoksulluk ya da emek hakkında değildir; modern hayatın insanı nasıl dönüştürdüğü ve aile içinde bu dönüşümün nasıl hissedildiği üzerine de kurulur. Reza Najie’nin performansı Berlinale’de Gümüş Ayı ile ödüllendirildi.
7) Soraya’yı Taşlamak
Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.), listedeki en sert ve en tartışmalı film. Çünkü bu yapım teknik olarak İran filmi değil; 2008 tarihli, Farsça-İngilizce çekilmiş bir Amerikan dramı. Yine de anlattığı hikâye İran’da geçiyor ve İran toplumuna ilişkin ağır bir kadın hakları ve adalet eleştirisi kuruyor. Film, Fransız-İranlı gazeteci Freidoune Sahebjam’ın kitabından uyarlanmış; Toronto prömiyerini yapmış ve orada Director’s Choice ödülünü kazanmıştı. Estetik olarak diğer başlıklardaki incelikten daha doğrudan ve sert bir yerde dursa da, İran coğrafyasını kadın bedeni ve toplumsal şiddet üzerinden okumak isteyenler için çarpıcı bir film olmaya devam ediyor.
Sonuç
Bu yedi filme birlikte bakınca İran sinemasının tek bir tona sahip olmadığı hemen görülüyor. Bir tarafta Kiarostami’nin gündelik hayatın içinden felsefi derinlik çıkaran sade ama yıkıcı sineması var. Diğer tarafta Majidi’nin çocukluğu, yoksulluğu ve aileyi duygu sömürüsüne düşmeden anlatan insancıl çizgisi duruyor. Ghobadi ise savaşın ve sınırın sertliğini çocukların gözünden geçirerek daha kırık, daha yaralı bir alan açıyor. Listeye tartışmalı biçimde giren Soraya’yı Taşlamak ise bu damarın dışından gelip İran toplumuna başka bir politik pencereden bakıyor. İran sinemasına başlamak isteyen biri için bu filmler yalnızca “iyi film” değil; aynı zamanda farklı damarların kısa bir haritası.






