İnsan kendisini yalnızca benimsediği düşünceler, sevdiği insanlar ve ait olduğunu söylediği topluluklar aracılığıyla kurmaz. Tiksindiği, dışarı attığı, susturduğu ve yabancı ilan ettiği şeyler de benliğin sınırlarını belirler. Julia Kristeva’nın düşüncesi, öznenin sağlam ve tamamlanmış bir bütün olduğu inancını tam bu sınırdan sarsar. Dilin içinde bedeni, kimliğin içinde yabancıyı, güzelliğin içinde iğrenmeyi ve konuşmanın içinde dile gelemeyen kaybı görünür kılar.
1941’de Bulgaristan’da doğan Kristeva, 1966’dan itibaren Fransa’da yaşadı. Dilbilim, edebiyat kuramı, psikanaliz, felsefe ve roman arasında ilerleyen çalışmalarıyla tek bir disipline yerleştirilemeyecek bir düşünce alanı kurdu. Paris Diderot Üniversitesi’nde profesörlük yaptı, psikanalist olarak çalıştı ve dil, kültür ile edebiyatın kesişimindeki araştırmaları nedeniyle 2004’te ilk Holberg Ödülü’nü aldı. Şiir Dilinde Devrim, Korkunun Güçleri, Kara Güneş ve İçimizdeki Yabancılar, onun düşüncesinin farklı yönlerini açan temel eserler arasında yer alır.
Kristeva’yı önemli kılan, dile yalnızca anlamları taşıyan saydam bir araç olarak bakmamasıdır. Dil, onun düşüncesinde bedenden, arzudan, çocukluk deneyimlerinden, bastırılmış dürtülerden ve toplumsal iktidardan ayrılamaz. İnsan konuştuğunda yalnızca ne söylemek istediğini aktarmış olmaz; sesinin ritmi, tekrarları, suskunlukları ve cümlelerinin bozulduğu anlar da sözün parçasıdır. Bu nedenle Kristeva’nın düşüncesi, yalnızca metnin ne anlattığını değil, anlamın hangi çatışmalar içinden doğduğunu araştırır.
Dilin içinde başka sesler
Kristeva’nın edebiyat ve kültür kuramına kazandırdığı en etkili kavramlardan biri metinlerarasılıktır. Mihail Bahtin’in diyalog ve çok seslilik düşüncesinden hareketle geliştirdiği bu kavram, hiçbir metnin bütünüyle kendine ait ve kapalı olmadığını söyler. Her metin daha önce söylenmiş sözlerin, anlatı biçimlerinin, kültürel kodların ve başka metinlerin izlerini taşır. Bir roman, şiir, film ya da resim yalnızca kendi içinden konuşmaz; farkında olarak ya da olmayarak geçmişteki üretimlerle ilişkiye girer. Kristeva’nın kavramı 1960’ların ikinci yarısında geliştirmesi, yazarı anlamın tek kaynağı olarak gören anlayışın da sorgulanmasına yol açtı.
Metinlerarasılık, bir eserde başka bir esere açıkça gönderme yapılmasından daha geniştir. Bir filmin eski bir miti yeniden kurması, bir reklamın sanat tarihindeki bir kompozisyonu kullanması ya da çağdaş bir romanın kendisinden önceki anlatıların dilini dönüştürmesi, metinlerin tek başına var olmadığını gösterir. Anlam, yalnızca yazarın niyetinden çıkmaz; metnin başka sözlerle, okurun hafızasıyla ve içinde üretildiği kültürle karşılaşmasında oluşur.
Kristeva’nın daha temel ayrımı ise dildeki semiyotik ve simgesel süreçler arasındadır. Simgesel alan; dilbilgisi, sözdizimi, toplumsal kurallar ve açıkça tanımlanabilen anlamlarla ilişkilidir. İnsan bu alana girerek düzenli cümleler kurar, toplumsal dünyada yer edinir ve kendisini konuşan bir özne olarak tanımlar. Semiyotik alan ise henüz kesin anlamlara bağlanmamış ritimlerle, seslerle, tekrarlarla, bedensel dürtülerle ve duygusal hareketlerle ilgilidir. Kristeva, bu iki alanı birbirinden koparmaz; anlamın, onların gerilimli birlikteliğinde üretildiğini savunur.
Şiir bu gerilimin en açık görüldüğü yerlerden biridir. Şiir sözcüklerin sözlük anlamlarını tümüyle terk etmez; fakat ritim, ses, kesinti ve tekrar aracılığıyla dilin yerleşik düzenini sarsar. Cümle hâlâ vardır, ancak bedenin ve bilinçdışının etkisi onun içinden geçmeye başlar. Kristeva’nın “şiir dilinde devrim” dediği şey, yalnızca yeni sözcükler bulmak değil, toplumsal düzenle birlikte kurulmuş anlam kalıplarını dilin kendi içinden dönüştürmektir.
Bu nedenle Kristeva’da özne de sabit değildir. İnsan, dili dışarıdan kullanan ve ne söylediğini bütünüyle denetleyen tamamlanmış bir bilinç olarak ortaya çıkmaz. Dil, dürtüler, bilinçdışı, toplumsal yasalar ve başkalarının sözleri özneyi sürekli biçimlendirir. Kristeva bu yapıyı, kesin bir kimlikten çok hareket hâlindeki bir oluşumu anlatan “süreç içindeki özne” fikriyle düşünür. Benlik vardır, fakat kendi içinde bölünmüş, değişebilir ve tamamlanmamıştır.

İğrenme neden benliğin sınırında ortaya çıkar?
Kristeva’nın sanat, sinema ve kültür çalışmalarında en fazla kullanılan kavramlarından biri abjectiondır. Türkçede çoğunlukla “iğrençlik”, “tiksinti” ya da “dışarı atma” sözcükleriyle karşılanır; fakat kavram yalnızca rahatsız edici veya kirli şeyleri anlatmaz. Abject, öznenin kendisini kurabilmek için dışarı atmak zorunda kaldığı, ancak bütünüyle kendisinden ayıramadığı şeydir.
Kan, yara, ceset, çürüme ve bedensel sıvılar, yalnızca estetik açıdan hoş olmadıkları için tiksinti yaratmaz. Bunlar bedenin kapalı, temiz ve sağlam bir bütün olduğu düşüncesini bozar. Kan bedenin içindeyken yaşamın parçasıdır; dışarı çıktığında içerisiyle dışarısı arasındaki sınırı görünür kılar. Ceset ise canlı insanla cansız madde arasındaki ayrımın çöküşünü gösterir. Abject, özne ile nesne, ben ile ben olmayan, yaşam ile ölüm arasındaki düzeni karıştırdığı için korkutucudur. Kristeva bu düşünceyi özellikle Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Bir Deneme adlı eserinde geliştirdi.
İnsan kimliğini kurabilmek için sınırlar oluşturur: Ben ve başkası, temiz ve kirli, içerisi ve dışarısı, kabul edilebilir ve yasak. Fakat dışarıda bırakılan şey tamamen yok olmaz. Sınırın yakınında kalır ve geri dönme ihtimalini taşır. Bu yüzden korku sinemasındaki parçalanmış bedenler, beden sanatındaki yaralar veya grotesk imgeler yalnızca şoke edici değildir; benliğin düşündüğümüz kadar bütün olmadığını hatırlatır.
Abjection toplumsal alanda da işler. Bir toplum kendisini saf, düzenli ve bütün gösterebilmek için bazı bedenleri, kimlikleri veya yaşam biçimlerini tehlikeli ve kirli ilan edebilir. Yabancılar, hastalar, yoksullar ya da toplumsal normların dışına çıkanlar, düzeni bozdukları gerekçesiyle dışarı itilebilir. Böylece kişisel tiksinti ile toplumsal dışlama arasında bir ilişki kurulur. Öteki, yalnızca farklı olduğu için değil, toplumun kendi içindeki kırılganlığı hatırlattığı için tehdit gibi algılanır.
Kristeva’nın düşüncesi burada alışılmış ahlaki açıklamaların ötesine geçer. Dışladığımız şeyin bize bütünüyle yabancı olmadığını, tam tersine kendimizde görmek istemediğimiz bir parçayı taşıyabileceğini gösterir. İğrenme, yalnızca dışarıdaki nesne hakkında değil, öznenin kendi sınırlarının ne kadar güvensiz olduğu hakkında da konuşur.
Kara Güneş ve içimizdeki yabancı
Kristeva’nın Kara Güneş adlı çalışması, depresyon ve melankoliyi kayıp ile dil arasındaki ilişki üzerinden düşünür. Yas yaşayan kişi çoğu zaman neyi kaybettiğini bilir ve bu kaybı sözle anlatabilir. Melankolide ise kaybın nesnesi belirsizleşebilir. Kişi birini, bir ülkeyi, bir sevgiyi veya kendi geçmişindeki bir dünyayı kaybetmiştir; fakat bu kaybı tam olarak adlandıramaz. Sözcüklerle dünya arasındaki bağ gevşer, dil anlam üretme gücünü kaybeder ve insan kendi içine kapanır. Kristeva, Kara Güneş’te melankoliyi sanat, edebiyat, din tarihi ve psikanalizle birlikte ele alır.
Sanatın önemi de burada belirir. Sanat kaybedileni geri getirmez; fakat dile gelmeyen kayba bir ritim, renk, görüntü veya anlatı biçimi verebilir. Melankolik deneyimin sessizliği şiirde, resimde ya da müzikte dolaylı olarak ifade edilebilir. Sanat, acıyı ortadan kaldırmaktan çok, biçimsiz acının içinde bir ifade alanı açar. Kristeva’nın sanat düşüncesi bu yüzden yalnızca estetik hazla değil, öznenin dağılmaktan korunması ve kendi içindeki karanlıkla ilişki kurabilmesiyle ilgilidir.
İçimizdeki Yabancılar kitabında ise yabancılık yalnızca ülke değiştiren, başka bir dil konuşan veya farklı bir kültürden gelen kişinin durumu olarak ele alınmaz. Psikanaliz, insanın kendisine de bütünüyle aşina olmadığını gösterir. Bilinçdışı arzularımız, açıklayamadığımız davranışlarımız ve bastırılmış korkularımız nedeniyle herkes kendi içinde tanımadığı bir alan taşır. Dışarıdaki yabancıya karşı duyulan korku, bazen öznenin kendi içindeki bilinmeyene yönelmiş korkunun dışarıya yansıtılmasıdır. Kristeva bu düşünceyi edebiyat, felsefe, göç ve sürgün tarihi boyunca takip eder.
Yabancıyı yalnızca dışarıdan gelen biri olarak görmek, kişinin kendi içindeki bölünmeyi unutturur. Kristeva’nın önerdiği yabancılık düşüncesi ise hoşgörü çağrısından daha derine iner. Başkasının yabancılığını kabul etmek, insanın kendisine tam olarak sahip olmadığını da kabul etmesini gerektirir. Benlik kapalı bir ülke değildir; içinde başka dillerin, geçmişlerin, arzuların ve unutulmuş seslerin dolaştığı açık bir alandır.
Kristeva’nın feminist kuram üzerindeki etkisi de dil, beden, annelik ve özne üzerine bu çalışmalarından doğar. Buna rağmen onu değişmez bir “kadın özü” savunan düşünür olarak görmek doğru değildir. Kadınlığı sabit bir kimlik biçiminde tanımlamak yerine, öznenin dil ve toplumsal düzen içinde nasıl kurulduğunu, özellikle anne bedeniyle ayrılma, bastırma ve simgesel düzene giriş arasındaki ilişkileri araştırır. Bu yaklaşım feminist düşünce içinde hem güçlü bir etki yaratmış hem de biyolojik anneliğe ve kadınlıkla semiyotik alan arasında kurduğu ilişkiye dair eleştiriler almıştır.
Julia Kristeva’nın düşüncesinde insan hiçbir zaman yalnızca kendisi değildir. Konuşurken başkalarının sözlerini taşır, kimliğini kurarken bazı parçalarını dışarı atar, yabancıdan korkarken kendi içindeki bilinmeyenle karşılaşır, kayıp yaşadığında diliyle birlikte sarsılır. Bu nedenle onun felsefesi, sağlam kimlikler ve kesin sınırlar sunmaz. Tersine, insanın ancak bölünmüşlüğünü, bedenselliğini ve yabancılığını kabul ederek konuşabileceğini gösterir.
Kristeva’nın açtığı kör nokta burada belirir: İnsan, dışarıda bıraktığı şeyi gerçekten geride bırakmaz. Dışlanan şey dilin ritminde, bedenin tepkisinde, sanatın imgelerinde ve yabancıya yönelen korkuda geri döner. Benliği koruduğunu düşündüğümüz sınırlar, aynı zamanda benliğin en kırılgan olduğu yerlerdir.

