Steven Shainberg’in 2002 tarihli Secretary filmi ilk bakışta patronuyla sadomazoşist bir ilişki geliştiren genç bir kadının hikâyesi gibi görünür. Fakat filmin asıl meselesi ilişkinin sıra dışılığı değildir. Lee Holloway’in ne istediğini nasıl öğrendiği, kendi isteğini hangi dil içinde tanıyabildiği ve arzusunun neden ancak bir başkasının koyduğu kurallar aracılığıyla görünür hale geldiği filmin daha ilginç tarafını oluşturur. Bu nedenle Secretary, cinselliği göstermekten çok arzunun nasıl kurulduğuyla ilgilenen bir film olarak okunabilir.

Lee filmin başında kendi isteğini açık biçimde ifade edebilen biri değildir. Psikiyatrik tedaviden çıkar, ailesinin yanına döner ve daha önceki kendine zarar verme davranışlarına geri dönme eğilimi gösterir. Çevresindeki insanlar onun için “normal” bir hayat tasarlar: iş bulması, uygun bir erkekle ilişki kurması, aile düzenine katılması beklenir. Lee de başlangıçta bu modeli reddetmez; çünkü başka bir hayatın nasıl kurulabileceğine dair bir dili henüz yoktur.

Freud açısından burada önemli olan nokta, insanın arzusunun kendisine bütünüyle şeffaf olmamasıdır. İnsan çoğu zaman ne istediğini doğrudan bilmez; bastırılmış istekler belirtiler, tekrarlar, kaçınmalar ve dolaylı davranışlar aracılığıyla ortaya çıkar. Freud’un psikanalizi açısından belirti yalnızca ortadan kaldırılması gereken anlamsız bir bozukluk değildir. Aynı zamanda kişinin doğrudan ifade edemediği çatışmanın bir sonucudur. Lee’nin kendine zarar verme davranışını doğrudan onun daha sonra kurduğu cinsel ilişkiyle eşitlemek doğru olmaz; filmde de bu iki şeyi basit bir neden-sonuç ilişkisine indirgememek gerekir. Ancak Lee’nin bedeninin, söyleyemediği bir gerilimin alanına dönüştüğü açıktır.

E. Edward Grey’in hukuk bürosuna girmesiyle bu gerilim başka bir düzene taşınır. Büronun dünyası kurallarla örülüdür. Yazım hataları düzeltilir, nesneler belirli biçimde yerleştirilir, davranışların doğru ve yanlış biçimleri vardır. Grey denetlemeyi sever; Lee ise sürekli hata yapar. Başlangıçta bu ilişki yalnızca patron ile çalışan arasındaki asimetrik güç ilişkisi gibi görünür. Ancak yazım yanlışlarının düzeltilmesi giderek iki karakter arasında yalnızca mesleki olmayan bir iletişim biçimine dönüşür.

Filmin daktiloya, yazıya ve düzeltmeye bu kadar önem vermesi tesadüf değildir. Lee’nin arzusu doğrudan konuşmayla ortaya çıkmaz. Önce yazım hataları, emirler, düzeltmeler ve tekrarlanan ritüeller içinde şekillenir. Burada Lacan’ın arzu anlayışı filmi okumak için kullanışlı hale gelir. Lacan’da ihtiyaç, talep ve arzu aynı şey değildir. İnsan bir ihtiyacını doğrudan karşılayabilir; fakat talep dile girdiği anda yalnızca nesne istemekten çıkar, aynı zamanda Öteki’nden tanınma talebine dönüşür. Arzu ise ihtiyaç ile talep arasındaki artıkta oluşur. Bu yüzden insanın ne istediği yalnızca nesnenin kendisiyle açıklanamaz.

Lee’nin Grey’den istediği şey de bir noktadan sonra yalnızca belirli bir davranış değildir. Grey’in onu görmesi, tanıması ve belirli bir konuma yerleştirmesi önem kazanır. Grey’in emirleri Lee için yalnızca baskı değildir; aynı zamanda başka yerde bulamadığı bir tanınma biçimi üretir. Lee ilk kez birinin kendisindeki tuhaflığı yok etmeye çalışmadığı, tersine onunla ilişki kurduğu bir alan bulur.

Bu noktada film kolaylıkla “baskın erkek genç kadını özgürleştiriyor” şeklinde okunabilir. Fakat filmin ilerleyen bölümleri bu yorumu bozar. Çünkü Grey kendi arzusuyla Lee kadar rahat değildir. Kontrolü elinde tutabildiği sürece ilişkiyi sürdürebilir; Lee’nin ne istediğini açık biçimde sahiplenmeye başlaması ise onu korkutur. Böylece filmin başındaki güç dengesi tersine dönmeye başlar. İlk başta ne istediğini bilmeyen Lee giderek daha kesin hale gelirken, her şeyi kontrol ettiğini düşündüğümüz Grey kendi arzusundan kaçmaya başlar.

Bu değişim filmin en önemli yönlerinden biridir. Lee’nin özgürleşmesi, Grey’in kurallarından kurtulması biçiminde gerçekleşmez. Tam tersine, bu kurallar içindeki kendi konumunu istemeye başlamasıyla gerçekleşir. Psikanalitik açıdan bakıldığında bu oldukça önemli bir ayrımdır. Özgürlük her zaman bütün yasakların ortadan kalkması anlamına gelmez. Freud’dan Lacan’a uzanan düşünce çizgisinde arzu zaten sınırlarla, yasaklarla ve eksiklikle birlikte oluşur. Hiçbir sınırın olmadığı yerde arzunun kendisi de aynı biçimde kurulmaz.

Grey bu yüzden yalnızca “otorite figürü” değildir. Lee’nin arzusunun şekillendiği Öteki konumunu işgal eder. Fakat filmin ilerleyişi, Öteki’nin de eksiksiz olmadığını gösterir. Grey’in de korkuları, utancı ve kaçışları vardır. Lacancı anlamda Öteki de bütün değildir; Lee’nin karşısındaki adam onun arzusunun nihai cevabını elinde tutmaz. Filmin sonlarına doğru Lee’nin bunu fark etmesi, ilişkinin yapısını değiştirir.

Secretary aynı zamanda utanç üzerine de kuruludur. Lee’nin çevresindeki “normal” ilişki modeli, Peter ile kurduğu ilişkide özellikle görünür hale gelir. Peter iyi niyetlidir, sosyal olarak kabul edilebilir bir eş adayıdır ve Lee’nin ailesinin dünyasına uyumludur. Buna rağmen Lee’nin istediği ilişki bu değildir. Film böylece normalliği mutlulukla eşitlemez. Bir ilişkinin toplum tarafından kabul edilebilir olması, kişinin o ilişkiyi arzuladığı anlamına gelmez. Buradaki mesele “normal olmayan her arzu özgürleştiricidir” demek de değildir. Filmin patron-çalışan ilişkisi ciddi bir güç eşitsizliği içerir ve özellikle başlangıç aşamalarında rıza meselesi bugün izlendiğinde haklı biçimde tartışmaya açıktır. Secretarynin ilginçliği, bu sorunları ortadan kaldırmasından değil, arzunun güç ilişkilerinden bağımsız ve steril bir alanda oluşmadığını göstermesinden kaynaklanır. Lee ile Grey’in ilişkisi de filmin ilerleyen kısmında ancak iki tarafın kendi isteklerini kabul etmeye başlamasıyla farklı bir anlam kazanır.

Freud’un tekrar kavramı da film için başka bir okuma imkânı sunar. İnsan yalnızca haz veren davranışları tekrar etmez; bazen kendisini rahatsız eden düzeneklere de yeniden döner. Freud bunu özellikle tekrar zorlantısı üzerine düşünürken ele almıştı. Secretaryde de karakterlerin davranışları başlangıçta bilinçli tercihlerden çok tekrarlanan kalıplar gibi görünür. Lee kendisine zarar veren davranışlara, Grey ise kontrol ve geri çekilme döngüsüne tekrar tekrar döner. İlişkinin gelişmesi, bu tekrarların bütünüyle ortadan kalkmasından çok, karakterlerin onları tanımaya başlamasıyla ilgilidir.

Secretary Film Afişi

Filmin ofisi bu nedenle yalnızca hikâyenin geçtiği yer değildir. Bir tür laboratuvar gibi işler. Yazı, hata, ceza, düzeltme, emir ve bekleme burada farklı anlamlar kazanır. Gündelik büro davranışları iki kişi arasında özel bir gösterge sistemine dönüşür. Film cinselliği çoğu zaman doğrudan göstermek yerine bu küçük ritüeller üzerinden kurar. Bir kırmızı kalem, yanlış yazılmış bir kelime ya da masanın üzerindeki bir belge, ilişkinin dilinin parçası haline gelir.

Secretarynin 2002’den sonra hâlâ tartışılmasının nedeni de büyük ölçüde burada bulunur. Film BDSM’yi – BDSM; bağlama, disiplin, baskınlık, teslimiyet, sadizm ve mazoşizm gibi pratikleri kapsayan geniş bir terimdir. Ancak bu ilişkilerde belirleyici olan yalnızca güç farkı değil, tarafların rızası, sınırları ve karşılıklı olarak kabul ettikleri kurallardır.– egzotik bir şok unsuru olarak kullanmakla yetinmez; arzunun insan tarafından nasıl tanındığını, ne kadarının kendisine ne kadarının başkalarının beklentilerine ait olduğunu sorar. Lee’nin hikâyesinin asıl dönüşümü bir erkek tarafından “kurtarılması” değildir. Kendisinde daha önce yalnızca sorun olarak gördüğü bazı istekleri adlandırabilmeye başlamasıdır.

Bu yüzden filmin sonunda ortaya çıkan ilişkiyi ideal bir aşk modeli olarak görmek zorunda değiliz. Secretary daha ilginç bir soru bırakır: İnsanın kendi arzusu sandığı şey gerçekten kendisine mi aittir, yoksa ancak başkasının bakışı, yasağı ve talebi içinde mi biçim kazanır?

Freud ve Lacan açısından bu sorunun basit bir cevabı yoktur. Shainberg’in filmi de değerini tam olarak burada bulur. Arzuyu kişinin içinde zaten hazır bulunan ve yalnızca keşfedilmeyi bekleyen doğal bir öz gibi değil, ilişki içinde oluşan, değişen ve bazen kişinin kendisini bile şaşırtan bir yapı olarak gösterir.

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version